Yaşarken Yazarken = Günce


2006 ve sonraki yılların günceleridir.

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım


Shinjiku Incident

Tarih: 21:32, 20/9/2009

Jackie Chan ilk defa siyasal bir film yapmış.

 

İlk defa kötü adamı oynamış.

 

Nadiren yaptığı komedisizlik etkenini kullanmış.

 

Ancak sırılsıklam bir melodram havası filme sinmişti, tıpkı Yeşilçam melodramları gibi. Şerh: Bolywood romantizmi, melodram değil, melokomedidir.

 

Film ırkçı sayılabilir: Çinliler’in gelenksel Japonya düşmanlığını had safhaya taşımış.

 

Güzel bir klişe vardı: Dostun düşmanın olabilir ve düşmanın da dostun.

 

Asıl nokta, Chan’ın gözlerindeki ifade: Herşeyi yaşadıktan sonra, tüm bunlara değmeyeceğini anlamışlık. Jet Li, yaş olarak ondan çok daha önce hayır işlerine çark etti, sinemayı bıraktı.

 

Benim de çok iyi anladığım bir gerçek var: ister duygu olsun, ister düşünce, ister sanat / sinema olsun, ister bilim, üretmenin bir yaş haddi var. Ondan sonra anlamı kalmıyor. Dünya’nın tüm insanları kendileri için bir şey yapmadıkça, sen ne kadar debelensen nafile.

 

Bravo Chan, sonunda menziline erdin.



0.-3. Liberalizm Dalgalarının Türkiye Toplumunu Parçalaması

Tarih: 21:30, 20/9/2009

Sıfırıncı liberalizm, Menderes-DP akımı idi. Aslında ne Menderes, ne de Bayar liberal değildi. Zaten yıllarca CHP milletvekilliği yaptılar. Atatürk’ün Serbest Fırka deneyimi gibi, İnönü de 1946 seçimlerinde dersini öğrenmiş olarak, DP’nin kazanmasına izin vermedi. Ne kadar haklı olduğu, 1950-1960 arasında ortaya çıktı. Aslında feodal bir senyör olan Menderes, 1950’lerde o zamanki adıyla 1. Dünya’nın bile beceremeyeceği işlere kalkıştı.

 

Ve yanıldı. Ve asıldı.

 

Ardından gelen Demirel-AP asla liberal olmadı. Derslerini onlar da almıştı. Demirel iktidarda olduğu tüm yıllar boyunca, kendisini köylülerin iktidar yaptığını açıkça belirtmekten çekinmemiştir. Öyle ki 1993’te artık gecekonduluların ya da neo-kentsoylu adaylarının oylarını alamadı.

 

Özal çok taraflı oynadı. Demirel ile çalıştı. 1980 darbecileri ile çalıştı. 1983’te ise, ters köşeden sıyrılarak golünü attı. Her ne kadar bu konuda Evren’in 1983 seçimlerinin hemen öncesinde yaptığı, MDP lehine aşırı dozlu bir konuşması, kendi kalesine atılan bir gol olduysa da, Özal yine kazanırdı, çünkü kazandırtılırdı.

 

Özal 1983, Çiller 1993, Erdoğan 2003 oldu.

 

Erbakan, MNP, MSP, RP, FP ataklarıyla en fazla partisi kapatılan parti başkanı olma rekorunu yakaladı.

 

Erdoğan, Erbakan’ın kapamadığı repliği kapıp, suflesini doğru yönden aldı.

 

Her üçü de muhafazakar, liberal ve demokrat olduklarını ileri sürdüler. Oysa, bunların herhangi ikisi birarada var olamaz, tanım kümeleri elvermez.

 

Özal, ümüğünü devletin derin sıktığı bir seçmen kitlesi bulduğu için, aradan sıyrılıp geçti.

 

Çiller, Demirel’in inayetiyle aradan sıyrıldı. Demirel, Özal’ın Akbulut hatasından ders almayıp, kendi ağzıyla itiraf ettiği gibi, hayatının en büyük hatasını yaptı. Bugün yargılananlar, yapacaklarını o zaman yaptılar.

 

Erdoğan ise, CİA patentli ‘ılımlı İslam’ cingılının assolisti olabildi. Gül ile yaptığı düetler tarihe geçti. İkisi de birbirinden sıyrıldığını sandı ama ikisi de yanıldı. Tarihin daha çok cilveleri var. Filmin sonunu yazmayalım, seyirci bozuluyor. Tarihi tren niyetine seyretmeyi daha çok seviyorlar.

 

Tüm bu süreç içinde, 26 yılda 20 milyon kişi kentlere aktı.

 

Sanayi, İstanbul ve Anadolu odakları arasında açık savaşa dönüşecek biçimde, sıçrayarak gelişti. Oysa ki 1960’larda DPT bunları çoktan halletmişti ama devlet kapitalizminin planlarını ‘liberalizm’ diye herkese yutturabildiler.

 

Sonra en büyük hata geldi: Neo-globalizme entegre olunacak sanılan Türkiye, tüm üretim güçlerini yitirdi.

 

Tüm bu aşamalar sırasında, reel sektörün yerini sanal sektör aldı. Öyle ki sanayi küçülürken, bankalar hala karlılık zirvesinde seyrediyor. Bunun nedeni belli: Ürettiğinden çok tüket ve bit.

 

Deniz gerçekten bitti.

 

İstanbul’u 3. Köprü ile 30 milyon nüfuslu bir köy yapma planının tüm vidaları sökük durumda: 1983-2007 arasında herkes iş buluyordu ama artık iş yok. Özellikle de nitelikli işgücüne hiç yok.

 

Gözlerinde dolar işaretleri, sınıf atlama hayalleri, televizyon dizileri derken, kitle tümüyle laçkalaştı, dizginden çıktı. Ahlak erozyonu değil, tükenmesi yaşandı.

 

İşin en hoş yanı da, bunu muhafazakarların becermiş olması: Koskoca aie kurumunu 20 yılda, ‘3 kuşak birarada’dan, ‘tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna’ sokak çocukları aşamasına getirdiler.

 

Tüm bunlara, Dünya’nın çok açıkça yaşadığı bir parçalanma eklendi:

 

Proto-feodal (göçer), feodal (tarım / köy), sanayi (kent), post-sanayi (bilgisayar ve internet) kültürel modları, uzlaşmaz biçimde birbirinden uzaklaştı.

 

Dünya, G-8 ve diğerleri yerine, 1 milyar internetli, 2 milyar cep telefonlu, 1 milyar gecekondulu, 3 milyar köylülü / göçerli duruma dönüştü.

 

Türkiye, bunu son 10 yıldır nüfusu kabaca eşit olarak dörde bölünerek sürdürüyor.

 

Bu durumda, herkesin birbirine silah çektiği mafya filmi planlarına benzer bir duruma geldik.

 

Gerçek bireyler yetişmediği için eksoduslar (çıkış) yaşanmadı. Alamancılar 40 yılda Almanca öğrenmedi. 30.000 siyasal 12 Eylül sürgününün gözü hala Türkiye’de siyaset yapmakta. Herkes realiteden feci kopmuş durumda. İnkar ve yalan kültleri egemen. Tüm oylar satılık.

 

Bu durumda ne olur?

 

Fetret Devri olmadan İstanbul alınmadı, ABD İç Savaş yaşamadan tam emperyalist olmadı.

 

Yaşanan şudur: Tüm toplum bilgisel saçmalığa vardı. Zihinler hiçbir işlemde bulunamıyor. Akil adam yok. Paralı iktidar seçkinleri, toplumu nasıl yöneteceğini bilemiyor.

 

Genelde sürünün uçurumdan düşmesi gerekir ama çevremizdeki 40 ülke bizden daha berbat durumda, o yüzden dış basınçla birarada duruyoruz. Ya biz de parçalanırız, 1 milyar kişi karanlığa girer; ya da 2018’liler veya 2028’liler çıkış yolunu yaratır.

 

Eskiden hep paranın yokluğundan yakınılırdı. Şimdi para akıyor ama kültürel açıdan hala bomboşuz.

 

Bana 50 yıldır kötülük yapan ülkeme beddua etsem, bundan çok daha azını ederdim. Şimdi, artık yangında kurtarılacak tek bir ‘ilk kalem’ yokken, rakımı ramazanda doldurmuş, Nasreddin Hoca’nın hesabıyla küplerin gümbürtüsünü seyreyliyorum.

 

Fikrimi soran yok, ben de ortaya üç buçuk karışık yazıyorum işte.

 

Dipnot: Bu metin yazıldığında, İstanbul seli ve naklen yağma olayları vuku bulmamıştı. Sözünü ettiğim kendini dağıtma, işte tam da odur.


Wolwerine

Tarih: 18:00, 26/5/2009

Artık Holywood da şeytanın bacağını kırdı.

 

Artık Holywood da sinema dili üzerine mecaz üretebiliyor. Filmdeki örnekler, açıkça gösterilen ipler ve simülasyonların çıplak bırakılmışlığı.

 

Ancak Holywood sineması, tasarım-uygulama sentezi ve praksisinde hala çok zayıf, çünkü bütün avangard öğeleri ithal. Griffith’in ‘Bir Ulus Doğuyor’daki yanlışlıklar komedisi durum gibi, şimdi de Uzakdoğu Asya bünye uyuşmazlığı var.

 

Asıl problematik:

 

İç-dış düşman ayrımına yeni bir yorum var. İyi-kötü ayrımına az bir yorum var.

 

Gösterdiği şu:

 

Aslolan mutantlıktır. Normallik faşistleştirir. Mutantlığın da böyle bir tehlikesi vardır ama çıkış yolu olanağı da vardır. Geleceğe giden yol, hep mutantlar, marjinaller, ayrallar tarafından açılır. Geçmişte de öyleydi, şimdi de öyle, belli bir süre daha gelecekte de öyle olacak. Mutantlara gereksinim kalmadığında, insan türü çoktan unutulmuş olacak.

 

Filmin nüansları taraf değiştirmek üzerineydi: İhanet değil, taraf değiştirmek.

 

Günümüz global konjonktüründe bunu Çin yapıyor.

 

Çin-Türkiye sentezini önermemin nedeni de bu: Çin’in Dünya’ya ve kendine vereceği tehlikeleri durdurabilecek kültürel öğe olarak bir tek Türkler var. Moğollar da var ama onlar Cengiz Han momentinde donup kaldılar.

 

Tuhaf olan şey, 1930’ların devlet faşizmini güçlendiren medyatik çizgiroman devlerinin kendi süper kahramanlarıyla böyle oynanmasına izin vermeleri. ‘Wolverine’ ve ‘Watchmen’ süper kahramanlar hakkında alıştığımız herşeyi tersyüz ediyor. Bunun da ticari bir öğe kılındığı konusuna itiraz: Bu tersyüz etme, her zaman gişe başarısı yakalamıyor.

 

Sonul olarak bir yineleme:

 

Nasıl ki alaşımlarda bazı maddeler eser olarak bulunursa, deneysel de janrın içinde çok düşük dozlarda bile, yepyeni kompozit ve biricik novum-janrlar üretebiliyor.

 

Buradan biyolojik mutantlıktan kültürel mutantlığa doğrudan geçiyoruz. İnsanlık tarihindeki 100 milyar normal insanın beceremediğini, 100.000 kültürel mutant yaptı ve Einstein’ın yaptığı gibi, yanısıra birçok negatif IQ’luluk da yaptı.

 

Kayıtlı bir dahi olarak bir şerh: Her mutantın olağanüstülükleri denli, kendiliğinden olağanaltılıkları da olduğunu gözledim. Hatta olağanaltılığı olağanüstülüğün yarattığı kanısındayım, bir tür ışık-gölge ikilisi gibi. Normallerin her iki taraftan da şeytandan korkar gibi korkmalarının nedeni de bu.

 

Kendimdeki doğmamışken öldürülmüş bir bebeğin gerizekalılığı ve negatif IQ’su beni eskiden korkuturdu ve onu bastırırdım. Şimdi ona da yaşama hakkı veriyorum. Gerizekalı ve ilerizekalı 2 çocuk beynimde birlikte oyun oynuyor. Bu metin de o oyunlardan biri.


Deli Detektif

Tarih: 12:02, 5/3/2009


Ben bir deliyim. Bunu kendimi bildim bileli, yani 3 yaşmdan beridir biliyorum.

 

O nedenle, delilikle ilgili gerçek veya kurmaca, biyografi ve sanat eseri olan herşeyi severim. Deli deliyi severmiş, atasözünün devamını atladım.

 

‘Deli Detektif’ adı üzerinde bir delinin öyküsü. Onu da çok sevdim.

 

Bu kezki öykü, beni ve deliliğimi aşmış.

 

Öykü şu:

 

Detektifimiz, filmin başında bir cinayetin işlendiği koşulları yeniden yaratarak, psikopat katilin kim olduğunu buluyor. Bunun için yaptıkları arasında, bir bavul içinde, katlarca aşağı merdivenlerden yuvarlanmak da var, ölüm bir domuzu doğramak da.

 

Deli detektif, insanların, dolayısıyla suçluların da, ‘alter-ego’larını görüyor.

 

Emekli olan amirinin bir alt-kişiliği olmadığı için, onun dürüstlüğüne binaen, kulağını kesip ona hediye ediyor ve meslekten atılıyor.

 

Sonra, onu merdivenlerden yuvarlayan polis, bir vaka için onu buluyor.

 

Katil bir polis ve istisnasal olarak, 7 kişilikli.

 

Film boyunca, 3’ü öne çıkıyor. 4’ü boş gösterge. Buradan senaryonun çok daha yoğun olduğu sonucuna varıyoruz.

 

Aranağmeler:

 

Yaşam ve sanat eseri, doğrulardan çok yanlış anlamalarla doludur. Örneğin, toplum delilerden korunmaya çalışılır ama aslında delilerin toplumdan korunması gerekir. Biyolojik nedenler dışında deliliğin nedeni, kültürel nedenlerdir, yani toplumdur. Benimkisinde her ikisi biraradaydı.

 

Akıllılar delilerden daha delidir, özellikle faşizm ve engizisyon yoğun kültürlerde, yani bizimkisi gibilerde. Akıllı geçinenler, deliliklerini sakladığı için, 1 deli 100 akıllının deliliğini üstlenir ve dışavurur ki bu da bir tür kefarettir.

 

Konuya dönelim:

 

Filmde akıllı olan ya da geçinen, asıl önemlisi deli detektifi yardıma çağıran akıllı detektif, deli detektifi öldürür.

 

Bu durumun gerçek yaşamda değiştirilmesi zamanı geldi de, geçti bile. Kendim için bunu denedim ve başardım.

 

Filmdeki embesil-iyi, deli detektifin alter(natif) perspektifini görmesine karşın, ona tam inanmaz, çünkü bir akıllı bir deliye genelde pek inanmaz, deliler insanlık tarihinde akıllıların beceremediği onca mucize yarattığı halde, bu durum hala öyledir.

 

Filmin ironilerinden biri:

 

Deli detektifin onu terketmiş olan gerçek karısı ve kurmaca / ‘alter-ego’ karısı birbiriyle karşılaşır ve birbirleriyle konuşur. (Bu durum, filmde başka kişiler arasında da 1-2 kez yinelenir.) Kurmaca-eş deli detektifi yaşatmaya çabalamaktadır ama deli detektif ölmek istemektedir ve ölür de. Ancak, katili de öldürür.

 

Bu film bana, tarihte ölmüş felsefecilerin düşünce dansını içeren ve yıllardar tasarımda duran anime için, ilham kaynağı oldu.

 

‘Next’te Cage’in habire kendi içinden çıkması ve çoğalması gibi, düşünürler de, Aristo ve Lao Tzu da kendi içlerinden çıkarak çoğalır ve başka zihinlere girer ki bu değişik yerzamanların değişik dillerinde olur.

 

Lao Tzu’nun ‘Tao te King’nin değişik aşırı-yorumları, kendi içlerinden ‘Mushishi’deki opak-yazı-dans gibi, alfabe değiştirerek dans eder.

 

En sonunda, ‘Metafizik’ ile ‘Tao te King’ hem değişmiş, hem de aynı olarak, birbiriyle karşılaşır ve savaşır. Sonuç tersine diyalektiktir.

 

Gördünüz mü?

 

Akıllı insanlarınızın sublimatif hümanist filmleri yerine,  2 aşağılanan alttür / janr birden sayılan, bir Hong kong polisiye filminde çözüm var. Yani: Çözüm biz delilerde.

 

Bahçe biziz, diken bizdedir.


Spirit

Tarih: 11:00, 5/3/2009


Frank Miller ‘Sin City’ virtüözitesinin üstüne, düpedüz zırvalamış.

 

Öncelikle, çizgiromanı kendi çizmemiş. Dolayısıyla, çizgiromanın kendi ruhu dışına çıkıp, kendi çizgiroman ruhunun içine çekmeye çabalamış, çünkü ‘Spirit’, öz olarak ‘Sin City’nin açılımlarına sahip değil.

 

Holywood’un toplamda en çok ciro yaptıran oyuncusuna felaket bir kalıp kesmiş.

 

Klişeler feci, 1950 McCarthy faşizminin altına düşen tiplemeler var.

 

Tam bir çalakalem çalışma. Senaryoda, filmde, oyunculukta çok çok boşluklar var.

 

‘Sin City 2’ de böyleyse yandık.



{ } { Sonraki Sayfa }